Canavarların Yükselişi: Aşırı Sağ ve Tekno-Oligarklar
Aşırı sağın yükselişini yalnızca göç, ekonomik kriz ya da birkaç popülist liderin başarısıyla açıklamak mümkün değil. Ekonomik güvencesizlik, kimlik ve statü kaybı korkusu, savaşın yarattığı güvenlik siyaseti ve giderek büyüyen tekno-oligarşik güç aynı siyasal iklim içinde buluşuyor. Asıl mesele ise bu öfkenin neden yukarıdaki iktidar ilişkilerine değil, göçmenlere, azınlıklara ve başka “ötekilere” yöneldiği.
Almanya’daki seçimlerle birlikte Avrupa’da aşırı sağ tartışması yeniden alevlendi. Ancak meseleyi yalnızca AfD’nin yükselişi, birkaç popülist liderin başarısı ya da “aşırı sağ geliyor” türünden bir indirgemecilik üzerinden okumak eksik kalıyor. Evvela kabul etmek gerekir ki Avrupa’da daha derin bir siyasal ve toplumsal dönüşüm söz konusu.
Bugünün aşırı sağını anlamak için ekonomik güvencesizlikten çokkültürlülüğe yönelik tepkiye, Ukrayna savaşından neoliberalizme ve bütün bunların üzerine yükselen tekno-oligarşik iktidara kadar uzanan daha geniş bir tabloya bakmak gerek.
Aşırı Sağı Besleyen Hoşnutsuzluk
Pek tarzım olmayan bir biçimde, ilk olarak meseleye iktisadi boyutuyla bakmakla yola koyulabiliriz. Küresel Kuzey’in gelişmiş kapitalist ülkelerinde, özellikle de son birkaç on yılda, ekonomik büyüme ile toplumun geniş kesimlerinin refahı arasındaki bağ ciddi biçimde zayıfladı.
Teknoloji ve finans merkezli yeni kapitalizm muazzam servetler yaratırken, bu servetin toplumsal olarak eşit dağılmasını sağlayamadı. Konut, eğitim, sağlık ve güvenceli bir iş hayatına sahip olmak gibi temel alanlarda sıkışan geniş kitleler, geleceğe ilişkin güven duygusunu kaybediyor. Böyle bir ortamda ortaya çıkan öfkenin kendisi şaşırtıcı değil. Mesele, bu öfkenin nereye yönlendirildiği.
Tarih burada önemli bir ders veriyor. Faşizm yalnızca irrasyonel kitlelerin bir anda “kötüleşmesiyle” ortaya çıkmıyor. Kriz dönemlerinde toplumsal hoşnutsuzluğun belirli gruplara yönlendirilmesiyle de güç kazanıyor.
Mevcut sosyo-iktisadi ve sosyo-politik sistemin yarattığı sorunların sorumluluğunu yukarıya, yani iktidar sahiplerine yöneltmek yerine aşağıya, göçmenlere, azınlıklara ve başka “ötekilere” çevirmek, krizden çıkışın en kullanışlı yollarından biri haline geliyor.
Avrupa’daki çokkültürlülük karşıtı tepkiyi de bu çerçevede değerlendirebileceğimiz bir bağlamla karşı karşıyayız. Avrupa toplumlarının göç, entegrasyon, kimlik ve kültürel değişim konusunda hakiki sorunlar yaşadığı gerçeğini inkar etmek, aşırı sağın yükselişini anlamayı imkansızlaştıracaktır.
Ancak bu sorunların nasıl siyasileştirildiği daha önemli. İşini kaybeden, ücretleri baskılanan, kirayı ödemekte zorlanan ya da geleceğinden emin olmayan insanlara “sorunun nedeni göçmenler” dendiğinde, ekonomik öfke kültürel bir öfkeye çevriliyor. Çok farklı kökenlerden gelen insanların birlikte yaşamasından kaynaklanan her gerilim, daha geniş bir “medeniyet kaybı” hikâyesinin parçası haline getiriliyor.
Fakat meseleyi indirgemeci bir marksizan perspektifle yalnızca sınıfsal ve iktisadi bir çatışmaya indirgemek de doğru olmaz. Avrupa’daki çokkültürcülük karşıtı tepkinin önemli bir bölümü doğrudan sembolik ve kültürel bir hoşnutsuzluktan besleniyor.
Örneğin kamusal alanda İslam’ın görünürlüğü, camiler, başörtüsü, helal gıda, dinî semboller ya da Müslüman nüfusun artışı, bazı Avrupa toplumlarında yalnızca göç politikası başlığı altında tartışılmıyor; “Avrupa’nın kimliği ne olacak?” sorusunun etrafında da ele alınıyor. Büyük Yer Değiştirme Teorisi (ing. The Great Replacement Theory) gibi anlatıların gücü de tam burada: Söyledikleri yalnızca “göçmenler işlerimizi elimizden alıyor” değil. Bu teorilerin sahipleri, çok daha kapsamlı bir iddia daha ortaya atıyorlar: “Göçmenler bizim yerimizi alıyor; kültürümüzü, yaşam biçimimizi ve medeniyetimizi değiştiriyorlar.” Dolayısıyla aşırı sağın mobilize ettiği kaygı yalnızca iktisadi bir kaygı değil, aidiyet ve statü kaybı korkusu da.
Bu korkunun irrasyonel ya da manipüle edilmiş olduğu söylenebilir fakat onu yalnızca ekonomik koşulların yanlış bir tercümesi olarak görmek, aşırı sağın neden bu kadar güçlü bir kültürel karşılık üretebildiğini açıklamaya yetmez.
Yani, burada aşırı sağın başarısı yalnızca ekonomik değil, sembolik de. Avrupa’nın beyaz erkeğine, maddi olarak kaybettiği bir dünyada sembolik bir üstünlük ve geçmişe ilişkin bir kesinlik vaat ediyor. Sömürgecilik, ulusal homojenlik, güçlü devlet ve “eski güzel günler” romantize ediliyor.
Oysa bu nostaljinin önemli bir bölümü, bugün ancak müzelerde var olan bir Avrupa tahayyülü. Geçmişin sömürgecilik ve tahakküm ilişkileri, sanki herkes için güvenli ve müreffeh bir toplumsal düzenmiş gibi yeniden paketleniyor.
Yeniden Liberalizm
Öte yandan, burada liberal demokrasinin de kendi sınırlarıyla yüzleşmesi şart. Fakat bu, liberalizmi aşırı sağın kaynağı olarak gören kolaycı bir eleştiri anlamına gelmemeli.
Liberalizmin içinde çok güçlü bir eşitlikçi damar da var: Bireysel özgürlük, çokkültürlü yurttaşlık, hukukun üstünlüğü, çoğulculuk ve herkesin siyasal olarak eşit ahlaki özneler olarak kabul edilmesi (etik bireycilik). Sorun, bu mirasın son otuz yılda neoliberalizm tarafından fazlasıyla daraltılmış olması.
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey liberalizmi terk etmek değil, onu yeniden toplumsallaştırmak. Daha güçlü bir refah devleti, kamusal sağlık ve eğitim, güvenceli çalışma, barınma hakkı ve servet eşitsizliğini azaltan bir vergi düzeni liberalizmin eşitlikçi kökleriyle çelişmek şöyle dursun, onun gerekliliğidir. Bu köklerin güncellenmiş bir biçimi olabilir. Örneğin bu konuda Daniel Chandler’in “Özgür ve Eşit” (ing. Free and Equal) kitabı önemli bir giriş niteliği taşıyor.
Yani, liberalizm aşırı sağa karşı savunmaya çekilmek yerine sola doğru hareket etmeli. Ancak bu hareket, liberalizmin kendisini solun bütün kategorik ve indirgemeci şemaları içinde eritmesi anlamına da gelmemeli.
Liberalizmin bireysel özgürlük, çoğulculuk ve haklar konusunda ısrarı, sol için bir yük değil, tam tersine aşırı sağa karşı kurulabilecek geniş bir siyasal ittifakın temel unsurlarından biri.
Böyle bir liberal-sol ittifakın önündeki en önemli görevlerden biri de çokkültürlülük meselesini aşırı sağa bırakmamak. Çokkültürlü toplumların sorunları olduğu doğrudur. Bilhassa entegrasyon, eğitim, dil, konut ve kültürel çatışmalar hakkında ciddi biçimde konuşmak gerekir.
Fakat bu tartışmayı “yerli halkın kültürü tehdit altında” türünden zenofobik bir milliyetçi anlatının basitliğine indirmek, sorunların gerçek nedenlerini görünmez hale getiriyor. Daha da önemlisi, farklı toplulukların birlikte yaşamasının maliyetini kimin taşıdığı sorusunu ortadan kaldırıyor.
Tekno-Oligarşinin Aşırı Sağ ile İttifakı
Tam bu noktada tekno-oligarkların yükselişi meselenin yeni ve çok daha tehlikeli boyutunu oluşturuyor.
Aşırı sağın önemli bir bölümü hala seçimlere, lider kültüne ve kitle mobilizasyonuna bağımlı. Trump veya Milei gibi figürler olağanüstü etkili olsalar bile sonuçta seçim kazanmak ve seçmen desteğini korumak zorundalar.
Tekno-oligarkların sahip olduğu güç ise farklı bir karakter taşıyor. Muazzam servetleri, şirketleri ve teknoloji altyapıları sayesinde siyasal karar alma süreçlerine seçimle elde edilmemiş bir nüfuz taşıyorlar.
Devletlerle iç içe geçebiliyor, kamu politikalarını etkileyebiliyor ve kamusal tartışmanın altyapısını kontrol edebiliyorlar.
Burada Palantir gibi şirketlerin yükselişi özellikle dikkat çekici. Teknoloji şirketlerinin devlet güvenlik aygıtlarıyla kurduğu ilişkiler yalnızca ekonomik bir mesele değil; iktidarın niteliğine ilişkin de bir mesele. Zira devletin sahip olduğu gözetim, veri işleme ve savaş teknolojileriyle özel şirketlerin sahip olduğu teknolojik kapasite arasında giderek daha geçirgen bir sınır oluşuyor. Üstelik yalnızca sahip oldukları para açısından değil, bunun daha ötesinde stratejik kaynak olarak veriler açısından da…
Büyük teknoloji şirketleri insanların ne hakkında konuşacağını, hangi haberleri göreceğini, hangi içeriklere maruz kalacağını ve hangi tartışmaların görünür hale geleceğini belirleyen algoritmik altyapıları kontrol ediyor. Artık kullanıcı davranışları yalnızca izlenmiyor. Tahmin ediliyor, sınıflandırılıyor ve giderek davranışları yönlendirmeye yönelik ekonomik bir kaynağa dönüştürülüyor.
Bu durum siyaset açısından ciddi bir dönüşüm yaratıyor. Propaganda artık yalnızca bir gazetenin manşetinde ya da televizyondaki siyasi tartışmada gerçekleşmiyor. İnsanların dikkatinin kendisi ekonomik ve siyasal bir kaynak haline geliyor. Ne göreceğimizi, neye öfkeleneceğimizi, hangi mesele üzerinde saatlerce tartışacağımızı ve hangi meseleleri hiç görmeyeceğimizi belirleyen bir altyapı oluşuyor.
Aşırı sağ bu altyapıyı son derece iyi kullanıyor zira algoritmalar öfkeyi, korkuyu, çatışmayı ve kimlik karşıtlıklarını ödüllendiren bir iletişim düzenine son derece elverişli.
“Biz” ve “onlar” ayrımı, karmaşık ekonomik sorunların uzun açıklamalarından çok daha kolay dolaşıma giriyor. Göçmen, Müslüman, feminist, küreselci ya da başka herhangi bir “öteki”, bütün toplumsal huzursuzluğun sembolik taşıyıcısına dönüştürülebiliyor.
Fakat aşırı sağ ile tekno-oligarşi aynı şey değil. Hatta aralarında ciddi gerilimler de bulunabilir. Yine de bazı noktalarda birbirlerini besleyebiliyorlar. Aşırı sağ, tekno-oligarkların sahip olduğu güç merkezlerinin demokratik denetimden kurtulmasına elverişli bir siyasal iklim yaratabilir.
Demokratik müzakerenin kendisini “zayıflık”, çoğulculuğu “kaos”, insan haklarını ise “engel” olarak gören bir siyasal dil, iktidarın merkezileşmesini normalleştirebilir sonuçta.
Tekno-oligarşik tahayyülün bazı versiyonlarında demokratik siyasete yönelik açık bir küçümseme görülmesinin nedeni de tam da bu gibi gözüküyor. Seçimler, müzakere ve yurttaş katılımı, teknoloji ve sermaye sahiplerinin kendilerini toplumun geri kalanından daha rasyonel, daha yetkin ve geleceği görme kapasitesi daha yüksek aktörler olarak konumlandırdığı bir dünyada gereksiz bir yük gibi görülebiliyor.
Aşırı sağın sunduğu şey ise bu demokratik gerilemeyi toplumsal bir tabana bağlama kapasitesi: “Sistemi bozanlar “ONLAR” olarak lanse edilen göçmenler, azınlıklar, elitler, liberaller, solcular, Müslümanlar, akademisyenler, küreselciler… Böylece yukarıdaki iktidar ilişkileri görünmezleşirken aşağıdaki gruplar birbirleriyle mücadele etmeye başlıyor.
Ukrayna Savaşı da Avrupa’daki bu dönüşümün önemli unsurlarından biri oldu. Avrupa’nın merkez siyaseti, savaşın yarattığı güvenlik kaygılarını giderek daha militarize bir siyasal dille ele aldı.
Savunma harcamalarının artması ve sosyal devletin zaten baskı altında olduğu bir dönemde kaynakların silahlanmaya yönelmesi, Avrupa toplumlarındaki güvensizliği daha da derinleştirdi. Merkez siyasetin “güvenlik” adına kurduğu dil de aşırı sağın daha sert milliyetçi ve militarist söylemlerinin normalleşmesine alan açtı.
Yeni Bir Demokratik Koalisyon Mümkün mü?
Buradan çıkış yolu merkez siyasetin yeniden eski yerine dönmesi değil. Tam tersine, siyasetin yeniden toplumsal bir iddia taşıması gerekiyor. Bilhassa Avrupa merkez siyasetinin.
İnsanlar öfkeli zira mevcut durum insanlara güven vermiyor. Devlet gündelik hayatın temel sorunlarını çözmekte zorlanmakla kalmıyor, sorun üreten yegane aktör haline geliyor. Dijital platformlar öfkeyi sürekli yeniden üretiyor ve bütün bunların üzerinde, demokratik meşruiyete sahip olmayan devasa siyasal ve iktisadi güç merkezleri yükseliyor.
Avrupa’da Müslümanların, Solun ve liberalizmin önündeki ortak görev, bu öfkeyi bastırmak değil, başka bir siyasal yöne kanalize etmekten geçiyor.
Liberalizmin özgürlük, çoğulculuk ve haklara ilişkin kurguladığı siyasal retorik; solun eşitlik, sosyal adalet ve güçlü kamu fikriyle yan yana gelmeli. Hatta Avrupa’da aşırı sağın önünü kesebilecek en geniş demokratik bloklardan biri tam da buradan kurulabilir.
Ama bunun için Müslümanların, solun ve liberallerin de kendi kolaycılıklarıyla hesaplaşması gerekiyor. Kültürel çeşitliliğe ilişkin her kaygıyı ırkçılık, göç politikasına ilişkin her eleştiriyi yabancı düşmanlığı, güvenlik konusundaki her talebi otoriterlik olarak görmek, geniş toplum kesimlerini aşırı sağın kucağına itmekten başka işe yaramıyor. İnsanların kaygılarını küçümsemek, onları ortadan kaldırmıyor. Sadece bu kaygıları başkalarının siyasal olarak kullanmasına izin veriyor.
Aynı şekilde liberalizmin de kendisini Soğuk Savaş liberalizminin eğilimlerinden azade kılıp, savaş sonrası liberalizmin “eşit yurttaşlık, özgürlük ve çoğulculuk ancak insanların maddi olarak güvende oldukları bir toplumda anlamlı bir siyasal zemin bulabilir” şeklinde özetlenebilecek refah devletçiliğine entegre etmesi gerekiyor zira refah devleti, yalnızca ekonomik bir kurum değil, aynı zamanda liberal demokrasinin toplumsal altyapısıdır.
Avrupa’nın ihtiyacı, insanlara geçmişin hayali homojenliğini vaat eden bir siyaset değil; geleceğin güvencesini vaat eden bir siyaset. Mesele, farklılıkların bir arada yaşayabileceği ama bunun bedelinin sürekli olarak emekçilerin, yoksulların ve kırılgan grupların sırtına yüklenmeyeceği bir kamusal iklimi kurabilmekte. Aksi halde bugün göçmene yönelen öfke yarın başka bir “öteki” bulacak. Algoritmalar bu öfkeyi büyütecek. Tekno-oligarklar bundan güç devşirecek. Siyaset ise giderek daha fazla yurttaşın hayatını değiştirmekten, yalnızca onların öfkesini yönetmeye indirgenecek.
Burada, demokrasinin yalnızca sandıkta değil, insanların hayatlarında da anlamını yitirmesinden bahsediyorum. Buna verilecek cevap da demokrasiyi daha az demokratik hale getirmek değil, onu yeniden özgürlük, eşitlik, refah ve gerçek yurttaşlık deneyimiyle buluşturmak olmalı.